TASAVVUF KÜLTÜRÜNDEKİ ŞİRK VE HURAFE KALINTILARI
Her kültür kavramlarıyla varlığını sürdürür ve mesajini dış dünyaya yayar. Tasavvuf kültürünün de sahip olduğu çok geniş bir kavram dünyası vardır. Bu kavramları inceleyerek tasavvufun ne olduğunu ve
Her kültür kavramlarıyla varlığını sürdürür ve mesajini dış dünyaya yayar. Tasavvuf kültürünün de sahip olduğu çok geniş bir kavram dünyası vardır. Bu kavramları inceleyerek tasavvufun ne olduğunu ve ne olmadığını, Islam ile ne kadar irtibatının olduğunu anlayabiliriz. Bu bölümde halk arasında çokça yaygın olan tasavvufi terimlere değinmeyi uygun bulduk. Sufilerin kullandığı terimlerin içeriği nedir? Bu terimler ne kadar Kur'an'a uygun veya ne kadar Kur'an'a aykırıdır? Bunları gözlemlemeye çalışacağız.
Tasavvuf dünyasını değerlendirebilmek için kendi kullandıkları kavramlara yine kendileri ne anlam yüklüyor bunları bilmek zaruridir. Burada önemli olan kendi yargılarımızın esiri olmadan sufilerin eserlerine müracaat ederek sufi algısını şekillendiren kavramlar taşıyabilmektir.
Sufilerin Kullandığı Bazı Kavramlar
Sufilerin üstatlarını-şeyhlerini tanıtmak için kullandıkları bazı sıfatlar vardır ki kulağa hoş gelir ve ilk bakış ta sorunsuz görünür. Ancak kavramların içeriğine inilince, masum olan kelimelerin altında hiç de masum olmayan korkunç şirk örnekleriyle karşılaşırsınız. Sufilerin velilere yakıştırdıkları sıfatların anlamlarını yine kendilerinin kaleme aldığı eserlerden incelediğiniz vakit Kur'an'a aykırılığı hemen fark edeceksiniz. İşte Allah dostlarına verilen bazı ünvanlar ve şirkle dolu içerikleri:
KUTUP
"En büyük veli, her zaman alemde Allah'i nazar kıldığı yer olan tek kişi. Kutup dilemin ruhu, alem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde hareket eder, yani her şeyi o idare eder Kutbul Ekber, Kutbul Aktap, Kutbul Ekber her üç terim de halka irşat etmek ve hidayete erdirmek işiyle görevli veli anlamına gelir. Bu veli arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur.
Bahsedilen kutup anlayışı şirkten başka bir şey değildir. Arştan ferşe kadar kainatta tasarrufu elinde tutan Allahtır Kullarına hidayet yollarını gösteren ve kâinatı tek başına kimseden yardım almadan yöneten-idare eden yine Allah'tır. Bir insanin kainatı idare ettiğini ya da kullara hidayet verdiğini iddia etmek onu Allah'ın yerine koymak olur Muhammed (as) bile en sevdiklerine hidayet veremezken birilerinin kainatı bile idare ettiğini söylemek şirk değilse şirk diye bir şey yoktur. Bazı tarikatçıların şeyhlerine kutup" derken neyi kast ettiklerini lütfen tekrar düşünün Allah söyle buyurur:
"Bilmez misin ki göklerin ve yerin idaresi, mülkiyeti yalnızca Allah'ındır Allah tan başka sizi koruyacak bir dost ve yardım edecek hiç kimse yoktur (Bakara, 107)
"Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin bilakis Allah dileyene hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi o bilir. (Kasan, 56)
Şarani, Tabakat'inda Ebu Hasan Şazili'yi tanıtıp, menkıbelerini aktardıktan sonra ondan şunu nakletmektedir:
"Derdi ki
-Kutbun on beş kerameti vardir..
Buna göre, her kim kutupluğu, ya da ona dair bir şeyi iddia ederse. İspat etsin. Göstersin o kerametleri. Ki onlar şöyle sıralamak mümkündür.
Rahmet, ismet, hilafet ve niyabet babında yardım görmek Veya bu hususta bir yardim yetkisine sahip bulunmak.
Arşın hamillerine yardımcı olmak.
Kendisine zatı ilahinin hakikati keşfolunmak.
İlahi sıfatları ihata kudretini kendinde bulmak.
Şahsen bir hüküm verebilme nimetine ermiş olmak.
Madde ve mana varlığı arasında bir ayrım yapabilmek kudretini kendinde bulabilmek.
Eveliyetten bir evvel ayirmak ve sonunda birleştirmek. Ve ondan, sonsuzluğu ile birleşeni ayırt etmek. Hatta, bunlardan sübut bulup meydana çıkanı da.
Önün hakimi olmak.
Sonun hakimi olmak
Keza evveli ve ahıri olmayanın da hakimi olmak
Kur'an-ı Kerim'e göre varlığının başlangıcı olmayan yani El evvel olan Allah'tır varlığının sonu olmayan el ahir yine Allah'tır o şöyle buyurmaktadır.
Göklerin ve yerin mülkü onun içindir diriltir ve öldürür ve o Her şey üzerine tamamen kadirdir o evveldir ve ahirdir ve zahirdir ve batındır ve o her şeye alimdir. Hadid suresi 2~3
İslam'da kutupluk makamı diye bir makam yoktur burada sayılanlar çok çirkin bir şirk örneğidir Evveli ve ahiri olmayanın da hakimi olmak Kutup olmak için şartsa bu Haşa Allah'tan da büyük olmayı gerektirir.
GAVS
"Kendisine sığınıldığı zaman kutba gavs denir. Sufiler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman "yetiş ya Gavs veya medet ya Pir!" diye feryat ederler ve kutbun manevi himayesine iltica ederler. Çeşitli tarikatlara göre farklı farklı şahsiyetler gavs sayılmıştır." Gavs denilince akla Abdulkadir Geylani gelir. Kendisine isnat edilen bir beyitte o söyle der "Muridim ister doğuda olsun ister batida, hangi yerde olsa da yetişirim imdada"
Kisaca Gavs kendisine sığınılan kurtarıcı kimsedir. Kutup kavramı için yaptigimiz tenkitleri gavs inancı için de yapabiliriz. Yalnız Allah'ın yardım edebileceği konularda bir başkasına sığınmak, nerede olursak olalım bizi işitebilecegini, yardımımıza koşabileceğini iddia etmek ve olağanüstü yollarla yardım edebileceğini iddia etmek şirktir, başkasını ilah edinmektir. Allah şöyle buyurur:
"De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kildiği kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı? Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacı bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir ilah mı var doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan aralarından nehirler akıtan arz için sabit Dağlar yaratan iki deniz arasında engel koyan mı Allah'tan başka bir ilah mı var? doğrusu Onların çoğu bilmiyorlar yoksa darda kalana Kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve sıkıntıya gideren sizin yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah'tan başka bir ilah mı var? Ne kadar da kötü düşünüyorsunuz. Yoksa Karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran rahmetinin önünden Rüzgarları Müjdeci olarak gönderen mi? Allah'tan başka bir ilah mı var? Allah onların hoşnutları ortaklardan çok yücedir münezzehtir yoksa ilk başta yaratan sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı Allah'tan başka bir ilah mı var? de ki eğer doğru söylüyorsanız Siz kesin delilinizi getirin de ki Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler Neml suresi 59 65
ŞEYH
Yaşlı, ihtiyar demektir. Şeyh kâmil ve mükemmeldir. Başkalarını da kemale erdirir. Şeyhlerin sınıflandırmasından söz eden Süleyman Uludağ tarikat şeyhleri hakkındaki inanışları şöyle özetler:
"Bunlar mürit ve müntesiplerinin mal, beden ve ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürit ne dil ne de kalple şeyhine itiraz edemez. Şeyhi ne "hayır" diyen iflah bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz. Şeyhin önünde mürit gassalın önündeki cenaze gibidir, iradesi yoktur; şeyh ona hangi şekil verirse onu muhafaza eder. (...) Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandir. Şeyh keramet ve keşif sahibidir. Allah'ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına hareket eder.
Yukanda yapılan tanim biraz sonra mürit kavramında göreceğimiz gibi apaçık şirk ve küfürdür. Allah'a yapılan isyanın tevbesi oluyor ama şeyhe yapılan yanlışın tevbesi olmuyor öyle mi? Insanların malları ve canları üzerinde mutlak tasarruf sahibi sadece Allah'tır (Tevbe, 111) Çünkü bizi O yaratmıştır. Bir Müslüman sorgusuz sualsiz sadece Allah'a teslim olur. Allah bile kullarının iradesini elinden al mamış, kendisine isyan ve itaat edebilme imkânı tanımıştır.
Bütün bunlar düşünüldüğünde şeyhin nasıl putlaştırılıp ilah olarak pazarlandığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu ve benzeri tanımlarla din sömürüsünün, tarikatlardaki ahlaksızlıkların ve hesabını yapamayacağınız kadar hurafe nin kapısı ardına kadar açılmaktadır. Hem insanların mallarını, ruhları, iradelerini sömürecekseniz ve kendinize kul yapacaksınız sonra da Allah adına hareket ettiğinizi iddia edeceksiniz. Şeytan bile böyle bir şirk işlememiştir. Tarikatlarda şeyhlerine körü körüne teslim olanlar nasıl bir şirk ve sömürü bataklığına saplandıklarını artık öğrenmeliler.
MÜRİD
"İradesi olmayan, iradesinden soyutlanan, iradesini kullanmayan, tarikata giren şeyhe bağlanan, derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenaze onu yıkayan kimsenin önünde nasıl iradesiz ise mürit de şeyhinin önünde o şekilde iradesizdir. Bir kör kendisini yeden/yönlendiren kişiyi uçurumun kenarında nasıl takip ederse murit de her hususta şeyhini öyle takip eder. Mürit kendi şahsi iradesini şeyhinin iradesinde yok etmiştir. Onun için iradesizdir. Mürit şeyhi nin emir ve iradesini yerine getiren bir alettir. "
"
Mürit kelimesinin tanımına bakılırsa karşımıza şeyhini körü körüne taklit eden hatta ona kul olan, asla kendi başına bir şey düşünüp irade ortaya koyamayan, şeyhin elin bir de oyun hamuru gibi istediği gibi şekillendiren bir kişilik ortaya çıkmaktadır. Şahsiyeti yok edilmiş, şeyhinin kulu olmayı kabul eden birisi müşrik değilse şirk nedir? Hiçbir irade ortaya koyamayan, varlık gösteremeyen, şeyhine kul olacağım diye kendi karakterini öldüren birisinin bırakın Müslüman olmayı insan olup-olmadığı bile tartışmalıdır. Günümüzde yeryüzünün en zengin ve verimli topraklarna sahip olmamıza rağmen İslam âleminin sürünmesi işte bu zihniyet sebebiyledir. Hurafelerin, işgallerin, sömürülerin ve din ticaretinin çığ gibi üzerimize çökmesine neden olan bu anlayışla bir an önce hesaplaşmalıyız.
İNSAN-I KAMİL
"Olgun-yetişkin kişi, Allah'ın yeryüzündeki halifesi ol ması itibarı ile onun bütün isim ve sıfatlarına mazhar olan ve beş hazreti, yani varlığın esas mertebelerini tümüyle kendisinde toplayan insan. Kamil insan göz bebeğine ben zer, her şeyi görür ama kendisini göremez. İnsan-ı kâmil Allah'ın gözüdür (Aynullah), alemin nurudur. Kamil insan Allah'ın zat, sifat ve isimlerinin aynasıdır. İnsan-ı Kamil Allah'ın sureti, Allah da onun ruhu gibidir. Diğer taraftan Insan-ı Kamil alemin ruhu alem de onun suretidir. İnsan-i kamil alemin var oluşunun ve varlığını sürdürmesinin sebe bidir, bu anlamda varlığı meydana getiren ve onu muhafaza eden ilkedir. "
Tasavvuf ve tarikatlarda şeyhlere, velilere ya da nebile re verilen insan-1 kâmil sıfatının tanımına bakılacak olursa olduğu gibi şirktir. Insan-ı Kamil olarak kabul edilen kimse lerin Allah'ın bütün isim ve sıfatlarını üzerinde taşıması, her şeyi görmesi, Allah'ın gözü olması, Allah'ın aynası olması dahası Allah'ın sureti kabul edilmesi İslam inancı ile asla bağdaşmaz. İnsan-1 Kamil kabul edilen şeyhin kainatın varoluşunun sebebi ve meydana getiricisi olarak kabul etmek Allah'tan başka yaratıcılar ve tanrılar icat etmektir. Yukarı da yapılan tanımın hiçbir Kur'ansal dayanağı yoktur. Hiçbir Nebi böyle bir şeyden bahsetmemiştir, kendisini böyle tanıtmamıştır. Tersine Allah'ın elçileri bu tür şirk inanışlarla mücadele etmişlerdir.
İslami ve insani, kulağa hoş gelen sloganlar altında bize pazarlanan şirki çok iyi tanımak zorundayız. Baştan sorunsuz görülen nice kavram vardır ki incelendiğinde içinden şirk virüsü çıkmaktadır. Bize şirki hissettirmeden aşılamaya çalışanlar elbette bizim kültürümüze ve ruh dünyamıza uy gun kavramları kullanacaklardır. İnsan-ı Kamil kavramı da bu tuzaklardan bir tanesidir.
ALLAH'IN HALİFESİ
Halife bir öncekinin yerini alan kimsedir. Bu tanım tasavvufta Allah'ın isim ve sıfatlarını üzerinde taşıyan bir tür yarı tanrılık ifadesidir. Tasavvufa göre İnsan-ı Kamil Allah'ın halifesidir. O'nun adına iş yapar, yeryüzünde Allah'ın gölgesi olup aslında onun yansımasıdır.
"Halife ve hilâfet konusu üzerinde geniş bir şekilde durarak bunu tasavvufun temel kavramı haline getiren Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve takipçileri olmuştur. İbnü'l-Arabî'ye göre Allah'ın halifesi, isim ve sıfatlarıyla kendisinde en mükemmel biçimde tecelli ettiği insân-ı kâmildir. Mülk Allah'ındır. Inson-ı kâmil bu mülkte onun halifesi yani veki lidir. Mühur nasıl hazineyi korursa Allah da halifesi olan insan-ı kâmil vasıtasıyla halkı ve mülkü öyle korur (Fusus, s. 50). Öte yandan insan işini ve varlığını Allah'ın himayesi ne havale ettiği için Allah da insanın halifesidir.(...) Veliler arasında doğrudan doğruya Allah tan hüküm alan halifeler de vardır. Onların Allah tan hüküm almaları peygamberlerin hüküm almalarının aynıdır.
"Sen de onların yoluna uy" (el-En am 6/90) meâlindeki âyete göre hareket eden Resûl-i Ekrem'in kendisinden önceki peygamberlere uyması Allahtan hükümler ve bilgiler almasına nasıl engel olmamışsa halifenin de Allah tan doğrudan hüküm ve bilgi alması Hz. Peygamber'e uymasına engel olmaz. Onun hakkında "keşfen Allah'ın halifesi, zâhiren Resûlullah'ın halifesi" denir (a.g.e., s. 163). " (Süleyman uludağ)
Velilerin, nebiler gibi Allah'tan bilgi aldığını söylemek Allah hakkında yalan uydurmaktır. Kur'an'a göre insanlar Allah'ın değil birbirlerinin halifeleridir. Abdulaziz Bayındır bu durumu şöyle açıklar:
"Bir gün Rabbin meleklere: 'Yeryüzünde bir halifelik oluşturmaktayım' dedi. Melekler: 'Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun? Ama neylersen, güzel eylersin; biz bu sebeple sana boyun eğeriz. Sen en temizini yaparsın' dediler. Allah dedi ki: 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' (Bakara, 30).
Başkasının yerine geçene halife veya halef denir. Her insan, öncelikle alle büyüklerinin yerine geçer. Hayati boyunca, birçok kimsenin malını, makamını ve imkânlarını ele geçirebileceği gibi elinde olanı da kaptırabilir.
ŞEYHLERİN, SALİHLERİN ve VELİLERİN TANRI EDİNİLMESİ
Tarikatlarda ve tasavvufta şeyhleri, velileri ve nebileri ilah edinme hastalığı oldukça yaygındır. Özellikle sünni tasavvuf geleneğimiz içinde Kur'an ile asla bağdaşması mümkün olmayan inanç ve iddialar vardır. Şirk ve batıl inançlar maalesef en saygın kabul edilen kimselerde de gö rülebilmektedir. En yaygın eserlerin içinde dahi mevcuttur. Bunlardan bazıları şöyledir:
Abdulkadir Geylani'ye isnat edilen Füyuzat-1 Rabbani isimli eserden şu satırları ibretle okuyoruz: "Benim kabrim beytullahtır... Benim emrim Allah'ın emridir; eğer "ol" dersem olur... Haşr günü müridime şefaatçıyım ben, Rabbimin katında, sözüm reddolunmaz... Yeryüzündeki bitkilerin ne kadar yeşereceğini, mevcut kumların ne kadar yeşereceğini bilirim!... "Said Nursi bu şirk iddiayı reddedeceğine olduğu gibi inanmayı tercih eder,
Yunus Emre de yukarıdaki sözleri daha da ileri götüre rek kendisini rızıkları veren yaratıcı tanrı ilan etmekte dir: "Ol Kadir-i 'kün feyekün' lütfedici Rahman benem/ Kesmedin rızkını veren cümlelere sultan benem/Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş düreden/Kudret dili nin söyleyen zikr eyleyen Sübhan benem."
Yunus Emre'ye göre dine gerek yoktur: Tasavvufi edebiyatın meşhur isimlerinden Yunus Emre şiirlerinde vahdet-i vücut temasını fazlaca işler. Bununla birlikte hak aşıkları için dini gerekli görmez:
Din ü millet sorarsan aşıklara din ne hacet Aşık kişi harab olur harap bilmez din diyanet.
Aşukların gönli gözi maşuk dapa gitmiş olur Ayruk Surette ne kalur kim kılısar zühd ü taat.
Taat kılan uçma-içün din tutmayan tamu içün Ol ikiden farig olur neye benzer bu işaret.
Yunus'un şiirlerini derleyen ve bu konuda çaplı bir araş urma yapan Ragip Güzel bu misraların açıklamasını şöyle yapmaktadır:
"Din ve millet meselelerini sorarsan, aşıklar için dine hacet yoktur derim. Gerçekten Hakka aşık olan kişi harap olur. Böylesine harap olup kendisini sadece Allah'a veren aşık, dini, diyaneti düşünecek halde olmaz. Hakka aşık olanların gönül gözleri yalnızca sevgililerini görür. Artık bunlardan ibadet beklenmez.
Bazıları cennete girmek için ibadet eder. Bazıları da cehenneme atılma korkusundan böyle yaparlar. Halbuki gerçek hak aşıkları bu gibi düşüncelerden uzak dururlar. "34
Celaleddin Rumi Allah'ın çocukları(!) olduğunu iddia ederek Hıristiyanların Oğul Tanrı inancını benimser:" Yavrum veliler de Tanrı çocuklarıdır. Onlar ortada olsun, olmasın... Tanrı, mallarını, canlarını korur; onla rin ahvalinden haberdardır... Tanrı dedi ki: Bu Veliler benim çocuklarımdır.
El-İbriz'de, Abdulaziz Debbağ'ın kutupların ve gavs ların kıyamet saatini bildikleri açıkça yazılıdır. 50 Said Nursi de kıyamet saatini hesaplamaya çalışır.
Bayezid Bestami kendisini "Yüce olan Rabbin kendi si" olarak tanıtır. Bayezid, "kendi sancağının Muham med'in sancağından daha büyük" olduğunu ve "gökte ve yerde eşi-benzerinin olmadığını" iddia eder.
Ahmet er-Rifai'ye göre şeyhlerin yüzüne bakmak aklı ve imanı artıran ibadettir, onlar müridlerin kıblesi gibi dirler. Öylesine güçlüdürler ki ana karnındaki çocuklara dahi tevbe ettirirler,
Muhammed (as)'ı ilah zanneden Abdulkerim Cili şöyle der: "Ona ister Allah de ister Muhammed de fark et mez" yine ona göre Nebi (as)'ın Kur'an'daki bir ismi de "Allah"tır.
Mahmud Ustaosmanoğlu şeyhin görüntüsünü, şeklini hayal etmenin Hakk'ı zikretmekten daha faziletli oldu ğunu iddia etmekten çekinmez.
Ünlü sufilerden İmam Şarani'nin Tabakat'ında yazdığı na göre; veliler özel bir şekilde Allah'tan bilgi alırlar, müritlerin amel defterleri velilere arz edilirler,şeyhler cehennemden kurtarıcıdırlar, veliler kâinatın sahibidir ler ve veliler hakkın sıfatlarını taşıdıklarından aslında onlara ibadet etmek vaciptir.
Ahmet Eflaki'nin aktardıklarına bakacak olursak, müridlerine göre aslında Celaleddin Rumi Allah'tır, Muhammed (as) da ayrıca Allah'tır (hâşâ!). Allah kendisini şeyhlerinde gösterir, Allah mı büyük yoksa şeyh mi bu sorunun net yanıtı yoktur.
Nakşibendi şeyhleri Allah'ın halifesini şöyle tanıtır:
"Müridinin biri doğuda, biri batıda bulunsa, kendisi de ikisinin ortası bir yerde bulunsa., ikisine birden ölüm işi gelse., ölüm hallerinde, onlara şeytan saldıracak olsa., her ikisine de aynı anda yetişir ve şeytanın şerrinden kurtarır. Hâsı: Bu zata, gizli hiçbir şey yoktur; ister yakın, ister uzak, ister gece, ister gündüz. Bunlarin hepsi de ona göre aynıdır. Herkesin haline väkifur; herkesin halini, kendinden daha iyi bilir. Nereye uzansa yetişir. İster yakın, ister uzak; nereyi isterse oraya ayak basar. Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman içinde; nereyi isterse, nereyi görmek arzu ederse., orayı görür. Bu zat için gizli bir şey yoktur; istediğini, istediği yerde bulur, "
Menzil tarikatının şeyhleri müridlerine Lat putuna sec de etmeyi emretmektedirler: "Gavs" (k.s) Hz.'nin yüce meclislerinde, ihlas üzerine sohbet ediliyordu. Ben (Ha lit-i Öleki) (k.s) ihlası sordum. Cizreli Mevlana Ahmed (k.s)'in beytini okudu: Kur'an ve ayetlere yemin ederim. Eğer meyhanenin (tarikatın) piri Lat'a secde edin dese Müridler ona uyarlar. "İhlas bu kadar mıdır?" dediğimde. "Bu kafi değil midir?" buyurdu. Sonra Gavs (k.s) bu fakire (Halid-i Öleki) (k.s) döndü: "Sen ihlas hakkında ne diyorsun." Ben de: "Bana göre ihlas hadisi kutsinin delalet ettiği gibi mürid, şeyhinin bütün sözleri, fiilleri, hareket ve sekenelerini ancak Allah (c.c) rıza ve emri ile olduğuna yakınen inanmasıdır." dedim. Gavs (k.s) bu cevabımı beğenerek "Gerçek ihlas budur. Bundan başkası yukarıdaki dörtlük gibi ehl-i sekrin kelamıdır." buyurdu. "
İmam Rabbani Mektubat'ının 187. mektubunda Hace Ahrar'dan şu sözü tenkit etmeden nakleder: "Fayda vermesi itibariyle mürşidin gölgesi, Hak Teâla'yı zikretmekten daha evladır" Daha sonra da şu açıklamayı yapar: "Yani mürit için mürşidin gölgesi onun Allah't zikretmesinden daha evladır. Çünkü mürit, zikredilen Hak Subhanehu ile henüz tam bir münasebete kavuşmamış olduğundan zikir yolu ile henüz tam olarak faydalanamaz." Şeyhlerin Allah'tan daha hayırlı olduğu inancı (hâşâ) daha eski bazı sufilerde de mevcuttur. Bir başka ömnek şöyledir: Ebu Hamid anlatıyor: Ebu Turab bir müridine "Ebu Yezid'i bir defa görmen, senin için Allah'ı yetmiş defa görmenden daha hayırlıdır." dedi. Ben derim ki (İbnü'l Cevzi): Bu deliliğin kat kat üstünde bir şey!"
Celaleddin Rumi, Hz. Ali'nin ilah olduğu inancında dır, şu sözler kendisine aittir: "O açıklayıcı İmam, o Allah velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakla duran İmamın zatı iç ve dış temizliği ile vasıflanmak vaciptir. Çünkü küfürden, iki yüzlülükten kurtulmuştur, temizdir. O'nun toprağı birlik âlemidir. O insanın hakikatı ve canı gibiydi. Her şey fanidir fakat can yaşar ölmez. O'nun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner, do laşır. Yaratıkları yaratanın zatı gibi O, bakidir. Hakkın yüksek sıfatları Ali'nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının zatına yapışmış, O olmuştur. Hani duyduğun lâhutun gizli hazinesi yok mu? İşte O'dur. Çünkü O, Haktan Hakla görünmüştür. O, hazinenin nakdi tükenmez ilimdir. İşte bu ilimden maksat Yüce Ali'dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o hâkimdir, her şeyin bilginidir. İptidasız evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi. Velilerin gören gözü hakikaten odur. Yüzünün nuru parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, Hak iledir, Hak ondan gözükür, Hakka ki o Hak ile ebedidir. "
Kişileri hedef almadığımızdan, biz bu sözlerin yüzde yüz bu kimseler tarafından söylenip söylenmediği ile ilgilenmiyoruz. Bizim asıl tenkit ettiğimiz nokta şirk inanışlar nasıl oluyor da hala din diye anlatılıyor? Neden Sünni kesimden çok ciddi tepki gelmiyor? Hocalar kürsülerde hala bu kitapları hiçbir sorun yokmuş gibi nasıl anlatabiliyorlar? Raflar bu kitaplarla dolmuş taşmış, hala satışları yapılıyor, bu kitaplar tavsiye ediliyor ve Kur'an'dan fazla rağbet görüyor. Kur'an ölülere okunuyor bu kitaplar ise dirileri zehirli yor. İşte tüm hedefimizde bu bozuk zihniyet vardır.
Kaynak = İMANINA ŞİRK BULAŞTIRANLAR.
FEHMİ İLKAY ÇEÇEN
ÖZETLEYEN = YUSUF UZUN
Diyanet, toplum, cemaatler, tarkatler, şirkle mücadelenin neresinde düşünün.
Yorumlar